Özgür'ce düşünce

2021 yılının en iyi 10 metal albümü

2020 yılı kötüydü, daha kötü günler 2021’de devam etti. Yakınlarımızı kaybettik, ekonomi en dibe vurdu, “bu da olmaz” dediğimiz tüm yozlaşmalar yaşandı. Pandemi belasının sona ermesi beklenirken, sürü bağışıklığı yoluna gidildi ve insanların sağlığı, ekonomik “büyümelere” tercih edildi.

Tüm bu gerçekliği olduğu gibi dile getirenlerden biri de yine müzik oldu. Aslına bakarsak, aç kaldığımız sanatın her dalında toplumsal gerçekçiliğin tekrar yükselişi gözükmekte. Geçtiğimiz sene konserlere, tiyatroya, sinemaya aç kaldıktan sonra, bu sene güzel işlerle tekrar buluşmak, sanırız 2021’e dair tek güzel noktaydı.

Dünya çapında metal müziğe gelirsek, konser ve festivallerin kısıtlı da olsa yeniden başladı. İnsanlar ne kadar konserlere aç olsa da, kısıtların olması tatları biraz kaçırıyor gibi. Diğer yandan önemli grupların çalışmaları yayınlandı. Yine yükselişte olan gruplar yeni albümleriyle dinleyici karşısına çıktılar. Her ne kadar geçen seneye göre kapsam daha dar olsa da, nitelik açısından bakımından 2021 önemli bir yıl oldu metal açısından.

Geçelim listeye… 2021’in – bana göre – öne çıkanları şöyleydi;

10) Accept – Too Mean To Die

Daha önce de belirttim, Accept benim metal dinleyicisi olmam noktasında çok katkıları olan bir grup. 2010 yılında yeniden bir araya gelen grubun 4 albümü de gerçekten çok iyi. Hala hak ettikleri saygıyı görmediklerini düşünüyorum. Bununla birlikte, bu albüm öncesinde Accept açısından sıkıntılar çoktu. Önce bir tekli çıkardılar – Life’s a Bitch – , eski tarzlarına çok yakın bununla birlikte bence “olmamış” bir tekliydi. Sonrasında grubu tekrardan ayağa diken Mark ağabeyin oğlu, pisi pisine gitti. Grupta bir sürü eleman değişikliği oldu. Tüm bu konsantrasyon dağınıklığında bu albüm de son 4 albüme göre bir tık daha geride. Bir önceki albümde “su gibi akacağız” demişlerdi ve öyle olmuştu ama bu albümde belirsizlik bir parça fren oldu sanıyorum. Yine de “işte Accept be” diyerek dinlemedik mi? Dinledik. Wolf ağabeyin gitarları gitmedi mi hoşumuza? Valla gitti. Kısaca Accept yaptıkça, dinleyeceğiz.

9) In Mourning – The Bleeding Veil

Dördüncü albümleri olan Afterglow itibari ile takibimde olan İsveçli grup In Mourning… Dışarıdan bakınca benzerleri bol olan melankonik, umutları yıkan bir havası olsa da parçalarda iç baymayla alakası olmayan akıcı melodiler, grubu farklı bir yere koyuyor. Bu uzlaşmazlığı birleştiren formül hoşa gitmekte her türlü, iş biraz bunu nasıl yorumladığına kalıyor ve In Mourning burada çok güzel yorumlar katıyor. Bununla beraber kendi tarzlarına yakın gruplar yanında akla hemen gelen, bir çırpıda sayılan gruplardan biri olamadılar hala, belki bunun için biraz geriden geliyorlar ama bu durum, onların işlerinin değerini düşürmüyor.

8) Alien Weaponry – Tangaroa

Çıktığından beri döne döne dinlediğim albümlerden biri Tangaroa… Alien Weaponry zaten Tû ile bayağı yüksek bir çıta belirlemişti ve gelecek için beklentileri arttırmışlardı. Diğer yandan albüm beklentilerin altında olarak değerlendirilmekte. Bazı eleştiriler haklı olsa da, şarkıların özgün olmaması, bazı parçaların akışı bozması gibi gerekçeler öne sürülmekte, ben bunu bu sene gereksiz yere yükselen “anti-Gojira”cılığa bağladım. Grup bence öykünen işler yapmak noktasında, hatta cover yapmak noktasında çok genç, bunlara açık bir grup. Bugün severek dinlediğimiz her grup bu yoldan geçti. Başta da belirttiğim gibi beklentiler yüksek olunca, böyle bir eleştiri ile geçiştirildi albüm. Diğer yandan, albümde benim açımdan bulunması gereken her şey var, akıcılık, öfke, isyan ve epiklik… Bunları da kendi tarzlarını da katarak yapmaları, işlerini değerli kılmakta.

7) Carcass – Torn Arteries

Yılın beklenen geri dönüşlerinden biri Carcass’ın albümüydü. Pandemi nedeniyle ertelenen albümleri, bu yıla kadar sarktı. Çok farklı türlerden metal gruplarını etkileyen ve rahatlıkla türünün en iyileri arasında sayılabilecek grubun son albümü üzerinden sekiz yıl geçti. Dolayısıyla benim açımdan gündemime çok geç girmiş oldu. Kendileri hakkındaki beklenti, grindcore yaptıkları dönemdeki gibi asma, kesme, biçme şeklinde olsa da, bu albümdeki “öfkeli ama kararlı” formülle de güzel iş çıkardılar bence. “Flesh Ripping Sonic Torment Limited” başındaki sessiz sakin gitar girişi ve sonra Allah ne verdiyse abanamalar benzeri çelişkileri kullanmak hoş detaylar.

6) Exodus – Persona Non Grata

Exodus, yine basiretli bir şekilde yorum yapmamız gereken gruplardan. Her zaman belli bir çizgi üzerinde olan, Thrash metal damarlarından biri. Onların da bir bakıma geri dönüş albümleri oldu, 7 yıl geçti son albümden beri. Benim açımdan bir özellikleri daha var, “kitabın ortasından konuşan” bir söz yazımları var ve ana akım gruplardan biri olduğu için bu biraz az bahsedilen bir özellikleri. ABD’de 2020 isyanlarının ardından sanatın her alanına etki eden bu tutumu, albümlerinde sürdürüyorlar. Bu bakımdan, metali yeni dinlemeye başlayan birinin Big Four’dan sonra (ki Exodus bu gruplara damar olan gruplardan biri) Exodus ile tanışması çok değerli bir gelişim olurdu bence.Diğer yandan, akan giden rifler, hız, isyan yani her yönü ile benim açımdan “olmuş” bir albüm var. İstediğimiz her şeyi veriyorlar, daha ne olsun?

5) Soen – Imperial

2019’da Soen’i övgülere boğduk, yere göğe sığdıramadık, progresif metalin büyük başları arasında saymaya başladık, konserlerine biletimizi aldık, dönüp dönüp dinledik. 2 yıl sonra gelen Imperial, bence aynı çizgiyi devam ettiren, Soen’e artı olarak yazacak albümlerden biri. Ama… albümde bir sıkıntı var, hani 10 üzerinden 10 diyecekken elimizi geri çeken bir şeyler var… Tabii ki diğer gruplarla kıyaslamaların, öykünme ithamlarının getirdiği değerlendirmeler bir yana, çok önemli bir konu var. Buna en net örnek, hiç kuşkusuz albümün tam ortasında yer alan ve tam ortasında tempoyu düşürüen – kesinlikle kötü bir parça değil, bütünlük içinde söylüyorum – Illusion’da kendisini gösteriyor. Metanetli bir öfke içindeyken, üzgün atan ve bünyeyi pamuk gibi yapan bu parça “la sanki malzemeden kaçınmışlar” hissi veriyor… Bu noktadaki eleştiriler haklı olsa da, Soen yürüyeduracak.

4) Cannibal Corpse – Violence Unimagined

Has ve öz Death Metal okulu damarından Cannibal Corpse, şurada yer alıyorsa “yiğidi öldür, hakkını yeme” düsturu sebebi iledir. Gerçek dünyada kan, vahşet, şiddet yeterince normalleşirken, bunu olduğu gibi veren tarzı olumlu göremiyorum. Bununla beraber, arkadaşlar müzikal açıdan öyle bir albüm yapmış ki… Yani neresinden baksak kaliteli. Aslında gruba yeni elemanlar katıldı albüm öncesinde, bir alışma devresi olabileceği düşünülürken, su gibi akan bir çalışma sundular dinleyicilere. Diğer yandan sürdürdükleri türün çeşitli yüklerini taşıyan bir grubun, her şeyin çok çabuk değiştiği günlerde böylesine sağlam kalabilmesi de başka olumlu bir yön.

3) Gojira – Fortitude

Çok yakın zamana kadar, Gojira benim tartışma alanımda olan bir grup değildi. Hatta ilk gözüme çarptığında, çok da fazla ilgimi çekmemiş, grubun diğer albümlerine inmeyi de ileriye bırakmıştım. Şu anda ise The Way of All Flesh, en sevdiğim albümlerden biri. Yine politik bir tutum alması dolayısıyla da – her ne kadar görüşlerinin tamamı ile uzlaşmasam da – Gojira benim için iyi işler yapan bir grup. Geçtiğimiz sene yayınladıkları teklilerle başlayan Fortitude tartışmasında, albümün bütününe bakınca belli bir dengeyi tutturduklarını düşünüyorum. Yani hem yeni şeyler deneyip, hem de Gojira’ya özgü yorumu kullandılar. Another World, tekrar tekrar dinletti mesela kendisini ve melodik olarak zengin bir tekliydi bence. Bununla birlikte albümde en hoşuma giden kısım, albümün sonu oldu çünkü akıcı, Gojira’ya has ve duymak istediğimiz parçalar bunlardı. Tartışmaları tetikleyen de bu nokta oldu, yine de albümün yılın en iyilerinden olduğunu düşünüyorum.

2) Jinjer – Wallflowers

Bu yıl en çok dinlediğim gruplardan biri Jinjer, sadece son albümlerini değil, diğer albümlere de dönüp dönüp dinledim. Pandemi öncesinde ivmeleri hep yukarı doğruydu, müzik dergileri onlardan bahsetmekte, konserlerde listelerin üst sıralarına doğru ilerlemekteydi kendileri. Önleri bayağı açık ama bu sadece Tatyana’nın “olağanüstü” karşılanan vokalleri dolayısıyla değil, bence enstrüman anlamında da çok güçlü bir grup Jinjer. Bu doğrultuda Wallflowers‘a bakarsak, onları bir adım sonrasına taşıyacak bir yer sağlamlaştırma albümü. Pandemi sırasında, işlerin merkezinin havasını solumak adına ABD’de idi grup.

Özellikle albümün son parçası Mediator’daki enstrümanların azami performansla kullanımı gerçekten heyecan verici ve dilerim böyle dokunuşlarla devam ederler dilerim.

1) At The Gates – The Nightmare of Being

Gelelim en iyilerin en iyisine… Tüm zamanların en iyi Death Metal albümlerinden birini yapmış, aradan geçen bunca yıla – ve yükselen çıtaya – rağmen kaliteli üretim yapabilen At The Gates, bu yıl benim için bir adım daha öndeydi. Bir önceki albümlerine göre deneylerin olduğu, bununla birlikte detaylarda çok güzel dokunuşların olduğu albümü, bayağı bir döndüre döndüre dinledim – bu sene alabildiğim tek albüm kendilerine ait – Benim en çok sevdiğim taraf, grubun birleşmeden sonra çıkardığı tüm albümler arasında birer bağlantı olması ve sözlerin bu bağ içinde bulunması. Diğer yandan, grubun biraz farklı dinlemeler ve öykünmelerde olduğu açık, bunu kendi tarzları ile “bağlamak” gerçek bir ustalık işi ve bence albümü özel yapan detay burada yatmakta.

Bir taraftan listeye giremese de değinmeden geçemeyeceğim albümler var. Trivium – In the Court of the Dragon, Angelus Apatrida‘nın grupla aynı adlı albümü, Ukraynalı grup 1914Where Fear And Weapons Meet, Alman grup Knife‘ın grupla aynı adlı albümü ve The Lurking FearDeath, Madness, Horror, Decay (At The Gates elemanlarının da yer aldığı yan proje) albümleri ile 2021’de çıktıktan sonra dinlediğim albümler oldu.

Bir de bekleyip de gelmeyenler var… Ah ah… Architects ve While She Sleeps‘in neden 2018’den sonra çizdikleri yol, bayağı özletiyor kendilerini. Düşünün ki bir albümde Parkway Drive ve Architects ortak iş yapıyor, o albümde diğer tüm parçalar farklı bir yolda. Neyleyelim?

Türkiye’nin en iyisi

Diabolizer – Khalkedonian Death

Aydos’un komşusu, metal müziğin kalbinin attığı Khalkedon’un en sağlam metal gruplarının bir araya gelip Voltran’ı oluşturduğu Diabolizer, bu sene hangi taşı kaldırsak oradaydı. Benim eksiğim, denk gelip dinleyememiştim ama ilk dinlemem tekrara sarmama yetti. Memleketimizin çok değerli büyükleri af buyursunlar, kendileri bu sene en iyi olarak anılmasa büyük haksızlık olacak. Dilerim ki uluslararası alanda en tepelere oynarlar, diğer yandan Türkiye’de de hak ettikleri ilgiyi görürler.

Yazılarım

Özgür Gülsoy yazdı… “Grev” bizi anlatıyor!

Uyarı: Yazı, filmdeki belli kavram ve karakterlerden bahsetmekte.

Boyalı medya, her yeri kirletiyordu. Birinciliği tabii ki İşçi Sınıfı mücadelesini kirletmeye verdiler. Konu bu olduğunda bir dolarını bile boşa harcamayan Emperyalizm, sanata geldiğinde de tabii ki gereğini yapmaya mecbur. Onların ürettiği filmlerde varılan noktanın, tüm mücadelelerin gereksizliği ya da Post-Modernizmin ürettiği çözümler olduğu bir süreçten geçmekteyiz.

Tüm bu ezbere süreç ilerlerken, koronavirüs pandemisi süreci bir kez daha çıplak bir gerçeği ortaya çıkardı; sınıf mücadelesi son sürat devam ediyordu ve “Bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdı.”  Tam da Hikmet Kıvılcımlı’nın deyimi ile; memleket özelinde “Burjuvazi bizi is­tediği kadar ezsin, sıksın, kapasın, biz bir de­lik bulup kızıl soluğumuzu halka duyuracağız” dediğimiz günlerde, sandıkların bir köşesinde duran mücadele hikayeleri, beyaz perdede bir delik bularak “Sen Ben Lenin”, “Hakikat” ve “Grev” filmleri ile art arda geldiler. Tabii ki politik film yapmanın pek tercih edilmediği dönemde, gözlerimiz de bu filmlere döndü.

Grev filmini izleyebilenlerden biri olarak, filmle ilgili gözlemlerimi aktaracağım. Hiç kuşkusuz ki, başta da belirttiğim gibi politik filmlerin genelde “gerçekçiliğe” yer vermeye burun kıvırmasından ötürü, gerekse film kadrosundan dolayı doğal olarak başta belirttiğimiz önyargı ile yaklaştım izlemeden önce.

Grev filminde en tanıdık iki yüzden ilki Pelin Batu. Son dönemlerde yıldızı parlatılarak her taşın altından çıkarılan ve liberal siyasetlerle ortak çalışmalarda bulunan Batu’nun, işçi sınıfı mücadelesini anlatan bir filmde rol alması, en başta belirttiğimiz kaygıları duymaya sebep oluyor. Yine La Casa De Papel adındaki “ortalama muhalif” dizisinde oynayan Itziar Ituño da tanıdık yüzlerden.

Filmle ilgili, sinema sanatı yönünden ya da tarihsel tutarlılık yönünden eksik görülen taraflar olduğu belirtilmekte. Sinema yönünden, film fazlasıyla didaktik bulunmakta ki, ben bundan rahatsız olmadım. İlk sinema denemesini gerçekleştiren yönetmen Metin Yegin‘in bir belgesel yönetmeni olmasının etkisi bulunabilir. Bununla birlikte, günümüzde artık nedenselliği sıfır olan bir eğitim sistemi içinde yetişen gençlerimiz gibi, eğitim bile alamayan ve kendi hikayeleri anlatılan işçilerimizin bu ayarında didaktiklikten sıkılmanın aksine, hoşlarına gideceğini düşünmekteyim.

Filmde değinilmesi önemli olan noktaları kabartılandırmak daha uygun olacaktır. Bildiğiniz gibi, tarihsel bir film olsa da Post-Modernizmin gözlere sokulması, günümüz sinemasının şanındandır. Grev’in en güzel tarafı, bundan eser olmaması… Film, gerçekliği en çıplak, en somut şekilde ve çözümü de göstererek ortaya koymakta.

Yıl 1910… Henüz kırılamamış ve İkinci Enternasyonale hakim Batı-Merkezci düşünce, Osmanlı’daki ilk Marksistler, Hristiyan köylünün hızla mülksüzleşmesi ve işçileşmesi, Türk köylüsünün bugüne bile etkileri kalan “modern proleter olamaya çalışma” hikayesi, ataerkil Osmanlı’da kadınların katmerlenen sömürüsü, İttihat ve Terakki öncülüğünde Rum, Ermeni ve Müslüman egemenlerin Avrupa Emperyalizmi ile işbirliği, burjuvazinin tetikçisi Tefeci-Bezirgânlar, Modern Türkiye’nin mimarlarından olacak olan – daha sonra Celal Bayar olacak – genç Celal Bey’in “doğuşu”… Mete Tunçay’ın metinlerine dayanan senaryonun o dönemin fotoğrafını böylesine net çekmesi de büyük bir şans. Osmanlı’da tüm sınıf ve tabakalar, onların ilişki ve çelişkileri canlı canlı gözlerimiz önünde.

Tarihsel uyumu konusundaki en ince detaylardan biri ise, yine aynı yıl aynı başlıkla kitap olarak yazılacak olan ve sonrasında Sovyet Devrimcilerini de etkileyecek Rudolf Hilferding’in “Finans-Kapital” kavramının kullanılması. Akıllara hemen Hikmet Kıvılcımlı geliyor yine, kendisi Türkiye’ye kapitalizmin “Finans-Kapital” şeklinde giriverdiğini ve yerleştiğini şöyle aktarmakta;

“Arkadaşlarım, Türkiye’de Finans-Kapital, çok tuhaf bir olayların gelişimiyle, diyebiliriz ki batıdan hemen hemen yarım yüzyıl önce tahakküme teşebbüs etti, girişim yaptı. Hatta onu alay olsun diye bazan arkadaşlara söylerim; biz Avrupa’dan çok geriyiz, ama bu Finans-Kapital uğrunda biz Avrupa’yı çok geçtik yahu. Onlar 19. Yüzyılın sonunda Finans-Kapital tahakkümüne uğradılar. Biz 19. Yüzyılın ortasından itibaren, daha Türkiye’de kapitalizm kurulmadan, Finans-Kapitalizm teşebbüslerine giriştik. Nasıl giriştik? Bu enteresan bir gelişim oldu. Finans-Kapital, yahut tekelci sermaye deyince, bunun en oturaklı biçimi büyük kumpanyalar ve şirketlerdir, biliyoruz. Türkiye’de ilk defa 1849 yılı, bakıyoruz, bir Şirket-i Hayriye kuruluyor. İlk kumpanyası Türkiye’nin, bu gemicilik kumpanyası. Bunda iki tane hafız, bir üçüncü hafız müdür, başkan Mehmetzade Abut Efendi, bir de komprador burjuva, Teodor Kurji isminde 5 kişi bu şirketi kuruyorlar. Türkiye’de üretim yapan bir fabrika kurmadan önce, hop atlıyorlar, Avrupa’nın Finans-Kapital tahakkümü çağını açacak olan bir şirketi kuruyorlar. İlginç olan yanı bu. Ondan önce biliyoruz, Lale devrinde, ondan sonraları falan, fabrika kurma teşebbüsleri oldu Türkiye’de.” (Finans-Kapital ve Türkiye, Derleniş Yayınları – PDF, sy. 10)

Filmin en önemli özelliği, Osmanlı’ya çoktan beri girmiş olan bu biçimin nasıl işlediğinin ve nasıl Osmanlı’yı soyup soğana çevirdiğinin netçe ve sansürsüz aktarılması… Ayrıca ülkemizde haddinden fazla saygı gören ve Türkiye’de Birinci Anti-Emperyalist Kurtuluş Savaşı sonrasında Finans-Kapital egemenliğinin mimarı Celal Bayar’ın nasıl yükseldiğinin canlandırılması da, bence çok değerli bir katkı olmakta.

Filmin başka bir önemli özelliği, “sömürülen bir sosyal sınıf” niteliğindeki kadınların Osmanlı’daki başkaldırı hikayesi olması… Ataerkilliğin son derece güçlü olduğu Osmanlı’da, 1908 politik devrimi ile birlikte sınırlı gelişmeler olsa da, kadınların haftalarca grev yapması, “affedilir” bir başkaldırı değildi. Bununla birlikte kadınlar, kanunsuzluğun kanun olduğu bir Şark ülkesinde, bilinenleri ters yüz eden bir mücadele tecrübesi bıraktılar ve film bunu aktarmakta son derece başarılı. Film, kadın işçilerin gerek kullandıkları dille, kararlılıklarıyla, önderlik etmeleriyle, bugünkü kadın mücadelesi açısından önemli veriler barındırmakta.

Altını çizeceğim diğer bir yön ise, Osmanlı’dan başka ülkelere göç eden ve çoğu devrimcinin öncüsü olan işçilerin hikayesinin anlatılması. Gerek Yunanistan, gerek Ermenistan devrimcileri arasında, Osmanlı’dan gidenlerin bugünkü torunları için de önemli veriler sunduğu düşünmekteyim. Dilerim ki film, diğer ülkelerde gösterim şansı bulabilir.

Gün geçtikçe artan işçi direniş ve grevlerine düşen pay yok mu? Tabii ki var. 1908 devrimi rüzgarında henüz sendikalar yaygın değil, bu sebeple bugün sendikalar üzerinden gelişen mücadele biçimine yönelik bir veri yok. Bununla birlikte, grev kırıcılığı, ustabaşı ve aydınların iki sınıf arasında kalışı, grevcilere karşı yıldırma, işçinin kendi pratiği içinde hızlıca öğrenmesi ve “öncü”lerin işçilerden öğrenmesi, beyaz perdeye aktarılmakta. İlham alınacak çok nokta var ve bunların yansıtılması, bugünkü mücadele açısından çok önemli.

Ve Yeşil Bursa… Çoğu kişi tarafından yâd edilen güzel şehrin hikayesinin anlatılması – her ne kadar Yeşil Bursa’nın manzara olarak betimlemesi bol olmasa da –  filmin bir başka güzelliği. Hele ki Yeşil Kuşak projesi ile birlikte, cemaatlerin esir aldığı – ve betonlaştırdığı – Bursa’nın gerçek tarihinin aktarılması, onun temelinde işçilerin alınterinin olduğunun vurgulanması, yakın dönemde “Metal Fırtına” ile adını duyuran Bursa’nın gelecek hikayesi için ışık tutmakta.

AKP iktidarının fonladığı, Osmanlı tarihini tahrif eden, “boyalı” film ve dizilere karşı, böylesine gerçekçi ve gerçek anlamda epik bir Osmanlı anlatısı olması, “Grev”in bir başka özelliği. Dilerim, gelecek dönemde benzer çalışmalar çoğalır ve beyaz perdede yerini alır.

Yazılarım

Özgür Gülsoy yazdı… Baş eğmeme hakkı

Yurtdışından ne yağar ki, Türkiye Burjuvazisi kabul etmez? O yağan yağmurdan düşen damlalardan biri de, çalışan davranışlarını genelleyen, kalıplar halinde öngören kişilik değerlendirme yöntemleri…

Günümüz şirketleri, davranış bilimlerinden kök aldığını iddia eden ve yurtdışından olduğu gibi ithal edilen “bilimsel” çalışmalara paralar dökmekte, “uzman” psikologlar ve “yaşam koçları” ile çalışanlarının “uyumlu”, “akıllı uslu” kişiler olması için uğraşmakta. [1] İnsan kaynakları departmanları, – mevcut iş yükü yetmiyor gibi – en sıkışık zamanda çalışanların programlarını bu safsatalar ile dolu eğitimlerle doldurmakta.

Şirketlerimiz böyle yapar da, akademi boş durur mu? Üniversitelerimizdeki davranış bilimleri derslerinde de, şirketlerin bu talebini bir temel olarak belirlemesi rastlantı değil. Düşünün, dünyada üretime katılan milyarlarca insan var, birbirinden farklı gelişim koşulları olan yüzlerce ülke var, davranış bilimleri içeriğine dahil edilen ve genelde ABD ekollerinin üretimi olan bakış açısı ile milyarca insan hakkında kişilik genellemeleri üretiliyor. Oysa dünyamız o genellemelere uymayacak kadar fazla insan kişiliğini barındırmakta.

Bununla bitmiyor şirketlerin çalışanlarından istekleri. Şu büyük “demokrasi lütfu”, işçilerin kulağına en az bir defa çalınmıştır; “Şirket dışında ne yapıyorsan yap, şirket kapısından girdiğinde dışarıdaki tavrını, düşüncelerini, kişiliğini buraya yansıtma”. Burada kastedilen şey işe dikkatini vermek değildir. Kişiliğinizden, kendi özgün davranışlardan, sizi siz yapan çelişkileri bükün, size tanımlanan kalıpları aşmayın denmek istenmekte. Kısacası: “Çok fazla sıkıntı yaratmayın.”, “İcat çıkarmayın”, “Felsefe yapmayın”

İşverenin “Aman huzurumuz bozulmasın” diyerek ön almaya çalıştığı şey aslında sizin üretim hızınızın yavaşlaması değil, tam da tekelci kapitalizmin özelliğine uygun olarak, öncelikle tekniği geliştirebilecek ve çalışanın girişimini kullanabileceği her şeyi kısıtlamaktır.  İster direkt üretimde, ister endirekt üretimde olsun, işçiye bir parçacık zaman ya da girişim yaratacak tüm geliştirmeler, demokrasinin “D”sinin bile bulunmadığı şirketlerin korkulu rüyasıdır.

Şirketlerin korkulu rüyasının altındaki bir başka sebep, çalışma sürecinde çıkacak çatışmaların önüne geçmek olarak öne sürülmekte. Kaldı ki yaşamın herhangi bir yerinde çatışmaların olmaması, yaşamın işleyişine aykırıdır. Bu noktada söz konusu olan çatışmaları yönetme meselesidir ve çatışma yönetme noktasında kapitalist bir şirket, demokrasiyi en çok istismar eden ve en anti-demokratik ortamdır. İşte belirlenen kişilik ve davranış genellemeleri, ötede kalan tüm hareketleri yasanın dışına koymak anlamına gelmektedir. Tabii ki bu biçim, başka çatışmaların ve sorunların önünü açmaktadır.

Buradan neyi anlamalıyız? Çalışanlar olarak, kişilik özelliklerimizi doğru olarak kavramak ve onun gerekleri ile yaşamak, daha insanca bir ücret talebi kadar doğal bir haktır. Bunun ne kadar doğal bir talep olduğunu şöyle anlatalım; çocukların eğitimi söz konusu olduğunda, onların sağlıklı bir ruh gelişimi için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olunduğu belirtir ve buna göre davranmaya çalışılır. Konu çalışanın kendisi olunca ise tüm kişilik özellikleri bükülür ve doğalıyla tüm ruhsal sorunlar sırtta küfe gibi taşınarak yaşanmaya devam edilir. Farkına varmadan, bu iş ortamı geleceğe de bırakılır. Oysa şirketlerdeki bu yıldırmaya, bu kalıplaştırmaya karşı davranış göstermemek, sessiz kalmak, hem bugünü hem yarını hiç etmekten başka bir anlam taşımamaktadır. 

Eğer ki çalışanlar, en temel ilkeleri olan kişilik haklarının bükülmesine izin verirlerse, şirketler bu bilim dışı eğitimleri bize sunmaya devam edecektir. Çalışan olarak tekniğin gelişimini sağlayabilecek, girişimlerimize ön açacak ve sağlığımızın bir parçası olan ruh sağlığımızı koruyacak tüm bilgileri ve olanakları talep etmek hakkımızdır. İşveren, tabii bu hakkı hiçbir zaman bahşetmeyecektir çalışanlara. Onlar, çalışanların kendini öğüten değirmen taşı haline dönmesini izleyeceklerdir.

Tam da bu noktada, topluluk haline gelip beraber hareket etmek, örgütlü olmanın çekirdeğidir. Böyle bir örgüt, olguyu tahrif eden çarpıtmalar tarafından aşılmaz ve aşınmaz. Sorunu aşmak, çalışanların kendilerinin idaresi üzerinde söz sahibi olmalarından geçmektedir. Kişiliğini koruyan, tüm haklarını koruyabilen olacaktır.

[1] Söz konusu safsatalara örnek olarak, Hüseyin Ali’nin “Bebek Patlaması kuşağı, X Kuşağı, Y Kuşağı, Z Kuşağı… safsatası üzerine” yazısı okunabilir.

Şiirlerim

Bir Pamuk var…

Hızlı hızlı giden yolcu
Şu ilerde bir Pamuk var
Kalmadı bakacak taşı
Şu ilerde bir Pamuk var

Tüyü bile kalmadı ardında
Onu ararız ama beyhude
Arar gözler şu çimende
Şu ilerde bir Pamuk var

Kurudu yeşil gözleri
Toprak oldu yeleleri
Bulutta arar eniği
Şu ilerde bir Pamuk var

Özgür'ce düşünce

Podcast: 2 – Gary Neville’in Çığlığı

Gary Neville, Avrupa Süper Ligi’ne şöyle tepki gösteriyor:

“Ben bir Manchester United taraftarıyım ve ömrümüm 40 senesi böyle geçti. Ancak şu an iğreniyorum! Kesinlikle iğreniyorum! En çok da Manchester United ve Liverpool’dan iğreniyorum. Liverpool, ‘Asla Yalnız Yürümeyeceksin’ diyor, taraftarların kulübüymüş gibi davranıyor. Halkın kulübü öyle mi? Manchester United 100 yıl önce işçiler tarafından kuruldu ancak şimdi herhangi bir rekabete girmeden, asla düşemeyecekleri bir lige zorla dahil oluyorlar. Bu tam anlamıyla rezalet!”

Neville’in tepkisi üzerinden, ne yapmalı sorusu hakkında fikir yürüttüm.

Yazılarım

Özgür Gülsoy yazdı… “Zehirli Öncüler” ve unutulan ilkeler

Faşist Din Devleti Girişimi (FDD-G) ve onun ipini tutan AB-D emperyalizmi tarafından, siyaset öyle bir noktaya getirildi ki, normal şartlarda yan yana gelmez dediğiniz siyasetler, kişiler bir araya gelerek birer muhalif kurtarıcı olarak karşımıza çıkartılmakta. Meclis muhalefetinin AKP’den kopan ekiplerle Millet İttifakı’nın görüşmelerinde ya da Amerikancı Kürt Hareketi’nin yasal temsilcisi HDP’ye yapılan – kayyum atama, milletvekilliği düşürme, kapama girişimi – müdahalelerindeki süreçlerde bu sık sık rastladığımız bir durum, doğal olarak hemen akla “bu ekiplerin, kişilerin birbirleri ile ne işi var” itirazını getirmekte.

Bu tür ittifakları “yersen lokantası” ikramı olarak afiyetle yiyenler var, onlara dil dökmek elbette zaman kaybı. Bununla birlikte, bu tip ortak çalışmalara, destek açıklamalarına, cepheleşmelere refleks olarak itiraz edilmekte. İtirazlar, bilinçlice olmadığı için, bu ittifaklara sarılanlar, olumlu bulanlar açısından kavranamamakta. Dolayısıyla itirazların gerekçesini bir defa daha hatırlatmak, bilince çıkarmak ihtiyacı hissedilmekte.

Meclis muhalefeti üzerinden verdiğimiz ortak çalışma, destek açıklamaları, cepheleşme örneklerini çoğaltabiliriz. Sadece AKP’ye karşı olmak için, AKP’nin eski dostları (DEVA ve Gelecek Partisi) ile ittifak arayışları, fedakarca ve akıllıca bir hareket gibi gösterilse de, aslında hastalık tedavisi için vücuda zehir almaktan ve bu zehrin yan etkilerini umursamamaktan başka bir şey değil. Tabii ki meclis “muhalefeti”, birer Finans-Kapital partisi olarak doğası gereği bu durumu sorgulamaz, onların tek baktığı, bilançodaki kâr-zarardır. Bununla birlikte “AKP gitsin, kim gelirse gelsin”cilik olarak adlandırabileceğimiz güdülenme biçimi tabana kabul ettirilerek, demokratik (evrim birikimlerinin sağlandığı) süreçlerdeki birlikleri sağlayacak müştereklere dinamit konulmakta.

Daha güncel örnek verirsek, hakkında kapatma davası açılan HDP’ye dayanışma mesajlarında ya da HDP’nin Ortaçağcı Gerici milletvekili Gergerlioğlu’na destek mesajlarında, yine bir demokratik dayanışma olarak gözükse de, yine Ortaçağcılara şerh koymayan açıklamalar görüyoruz. [1] Bu ekiplerin hangi sınıfsal temele dayandıkları hatırlatılmamakta. Yine başka bir yakın tarihli isyanda, Boğaziçi Üniversitesi’nin kayyum isyanında da benzer bir durum gerçekleşti. Hareketin “öncü”lüğüne el koyan ekipler, zorlama bir biçimde kendi gündemlerini üniversitelilerin bildirilerine soktular. Bildiride kendi sorunlarına yer verilmeyen öğrenciler, bu alakasız bildiri sonrasında gerçekleşen – bir gün içinde alelacele çağrısı yapılan – boykot çağrısına düşük katılım ile, maalesef, isyanlarını – şimdilik – söndürdüler.

Yine geçmişten bir örnek verirsek, açık biçimde Ortaçağcı Gericiler tarafından güdülen “türban eylemleri”ne destek veren örgütlerin tavrında aynı ilkesizlik görülebilir. Tefeci-Bezirgân sınıf tarafından din kisvesi ile kandırılmış öğrenciler, kendilerini kandıranların tam da istediği şekilde laikliğe karşı çıktılar ve onlara destek veren örgütler, tabanlarında bunu sorgulamaya, tartışmaya kapattı. “Demokratiklik” adı altında, sağlanmaya çalışılan cepheler paramparça edildi.

Ortaçağcı Gericiliğin kol gezdiği yerde, hareketin şeklen “ezilen” yönü dolayısıyla, çok sayıda şerhsiz, “ama”sız yan yana durma kararı, destek mesajı görmekteyiz. Kısacası, kitleleri, ilkeleri ile bilinçlendirmek için kahırlı yoldan gitmek yerine, bir cephe içinde ilkesiz olarak gütme çalışmalarının tümünde, aynı sorunu görmekteyiz: Tefeci-Bezirgânlarla aynı safa düşmek. İşte refleks itirazlarımızın biricik, sağlıklı ve şaşmaz kıstası bu olmalıdır.

Tefeci-Bezirgân sınıfın temsilcileri ve onları takip eden kitleler arasında çelişkiye yol açmayan, o ilişkiyi sorgulatmayan tüm hareketler, açıklamalar, destekler, “Zehirli – toksik – öncülük” olarak tabir ettiğimiz ve mücadeleyi geriye düşüren bir eylem biçiminin ürünleridir. Bu sınıfın temsilcilerine yönelik nasıl davranılacağı, Devrimler Kartalı Lenin tarafından, ikircikliliğe yer verilmeksizin, bir burjuva devrim sorunu olan ulus sorunu üzerinden çok açık biçimde açıklanmakta.

“Madde 11 – Feodal, ataerkil ya da ataerkil-köylü nitelikteki ilişkilerin egemen bulunduğu daha geri devletlerde ve uluslarda, şunlar özellikle gözönünde tutulmalıdır:

(1) Bütün komünist partileri için bu ülkelerin burjuva demokratik kurtuluş hareketini destekleme gereği; bu kurtuluş hareketini, en etkin biçimde destekleme zorunluluğu, her şeyden önce geri kalmış ulusun sömürgeci ve mali bakımdan bağımlı bulunduğu ülkenin işçilerinin görevidir;

(2) Geri kalmış ülkede etkili olan papaz ve yobaz takımına ve ortaçağdan kalma öteki gerici öğelere karşı savaşım zorunluluğu;

(3) Avrupa ve Amerika emperyalizmine karşı kurtuluş hareketini, hanların, büyük toprak sahiplerinin, mollaların vb. durumunun güçlenmesiyle bağdaştırma çabasında olan İslam Birliğine ve benzeri akımlara karşı savaşım zorunluluğu;

(4) Geri kalmış ülkelerin köylü hareketlerini, eşrafa karşı, büyük toprak mülkiyetine karşı, feodalizmin bütün belirtilerine ya da kalıntılarına karşı özellikle desteklemek ve Batı Avrupa devrimci proletaryası ile Doğu ülkelerinin, sömürgelerin ve genel olarak geri kalmış ülkelerin devrimci köylü hareketi arasında mümkün olduğu kadar sıkı bağlar kurarak, köylü hareketine en devrimci karakterin kazandırılması yolunda çaba gösterilmesi; kapitalist-öncesi ilişkilerin egemen bulunduğu ülkelerde “emekçiler sovyetleri”ni vb. kurarak, sovyetler rejiminin temel ilkelerini bu ülkelere uygulamak için çabaları esirgememek özellikle önemlidir.” [2]

Lenin’in ulusal sorun üzerine ortaya koyduğu ilkeler, Ortaçağcılara karşı hiç yoruma yer bırakmaksızın mücadeleyi şart koşmakta. Yani, Tefeci-Bezirganlığa dayanan hiçbir güç ile müttefiklik ve ortak çalışma, hatta destek açıklaması yapılmamalı. Bununla birlikte görüyoruz ki “muhalefet”, bu ilkeyi sürekli olarak bükmekte.

Bizlerin öncelikli meselesi, hiç kuşkusuz sosyal düzenin değişmesi meselesidir ve düzeni değiştirme sanatının önemli bir parçası, Yedek Güçlerin örgütlenmesidir. Yani iki sınıf arasındaki savaşta, iki sınıf arasında kalan tabakaların örgütlenmesidir. Sosyal düzeni değiştirme güzel sanatında aslında netçe ortaya konulan bir davranış gözden kaçırılır: Tarafsızlaştırma…

“Bir tek keşif kolu (öncü) ile hiçbir vakit zafer elde edilemez. Tüm sınıf, geniş kitle; ya keşif koluna (öncüye) doğrudan doğruya arka çıkmalı, yahut hiç olmazsa iyi dilekli tarafsızlık tutmalı ve keşif kolu (öncü)nün düşmanlarına karşı arka çıkmakta tam bir istidatsızlık tutumunu göstermelidir. Tek başına keşif kolunu (öncüyü) savaşa atmak, yalnız sersemlik değil, cinayettir de.” [3]

Tarafsızlaştırma derken, FDD-G’nin her yaptığına karşı aman dileme anlaşılmamalıdır. “İktidarın cici muhalefeti”nin, karşı devrim lehine kaymalarına karşı kitleyi korumak ve en önemlisi bir sosyal düzeni değiştirme sürecinin ilkelerini de korumaktır. Sık sık gördük, AKP’nin en sıkıştığı anlarda, cici muhalefetin AKP’ye hayat öpücüğü verdiği ya da meclis dışı muhalefetin yaptığı tercihler, oluşturulmaya çalışılan her cephenin zararına oldu. Taksim-Gezi İsyanımız, bu açıdan önemli derslerle doludur. Öncelikli amaç, kitleyi kendi takip ettiği cici muhalefete karşı “tarafsızlaştırmak”, sorgulamaya götürmek ve “yönetilemiyoruz” itirazlarını yükseltmek olmalıdır.

Yine çok sıcak bir olaydan örneklersek, 2015-2017 arasındaki şiddetli şehir çatışmaları sonrasında, hala AKP’ye “Dolmabahçe mutabakatı”nı önerecek midesi bulunabilen HDP’ye yönelik, burjuvanın kendi kanunlarına bile uymadığı kayyum atamaları sonrasında görmesi gereken tavır, tam da bu “tarafsızlaşma”dır. Hiçbir şerh koşmadan, sadece FDD-G’nin hukuksuzluğunu kabartılandıran açıklamalar, Amerikancı Kürt Hareketi’nin, AB-D ile olan ilişkilerini teşhir etmeden söylenen her söz, Amerikancı Kürt Hareketi yaptıklarını tek kalemde silmeye ve kitleleri karşı-devrim cephesinde kendi elleri ile tutmaya gönüllü olmak demektir. Karşı-devrim cephesinin tüm dünyada iplerini elinde tutan ABD ve AB başta olmak üzere, emperyalizme teslim olmak demektir. Yine AB-D tarafından kurulan ve bugün Montrö’den çekilme görevi verilen FDD-G’nin temel amacı olan BOP’a karşı çözüm sunamamak demektir.

Türkiye siyasetinde bu davranış öylesine kanıksanmış hale gelmiş durumdaki, eklektik biçimde, her düşeni kaldırmaya çalışmak, Diyalektik Materyalizmin ABC’sine ikame edilmekte ve her derde derman aranmakta. Lenin’den aktarımlarla tekrar vurguladık, Tefeci-Bezirganlıkla el ele veren hiçbir siyasi ekibe ve onların din kisvesi ile uyuşturduğu kitlelere, onlardan taraf olarak, onlarla cephe olarak çözüm üretilemez. Onları temsil iddiasındaki ekiplere yapılabilecek tek çağrı var; siyasi olarak yaşamlarına son vermeye davet etmek. Yönetmeyi beceremedikleri ve beceremeyecekleri için, erkten çekilmeleri için propaganda ve çağrı yapmaktır. Yani yönetemediklerini haykırmaktır.

Aslında meclis içi ya da meclis dışı muhalefetimiz, çekilme çağrısını zaman zaman gerçekleştirmekte, propagandalarında kullanmaktadır. Fakat burada da bir körlük karşımıza çıkmakta, bu çağrı AKP gibi tamamen karşı-devrimci nitelikte bir organize suç örgütüne karşı kullanılmaktadır. Bu iki şeyin işaretidir: birincisi bu sloganı AKP’ye karşı kullanan ekiplerin çıkarları, AKP’nin çıkarlarından farksızdır (ki çok kez tekrar ettik, öyledir). Meclisteki cici muhalefet, seçim sonrası AKP’nin uyumlu bir şekilde iktidarı vereceğini düşünerek, aslında AKP’nin yaşadığı “altın günlerin” kendilerinin de yaşamasını istiyor. İkincisi ise, bu sloganı kullanan, özellikle meclis dışı muhalefet, siyasetin en basit ABC’sinden bile habersizdir. AKP, yönetme ehliyetini sonuna kadar kullanan, bu ehliyeti kendiliğinden bırakmayacak bir karşı-devrim gücüdür. Bu gücü öylesine hayasız kullanmaktalar ki, son süreçlerde “her tuşa basmak” olarak adlandırdığımız ve gündem değiştirmeye çalışan tüm girişimleri, tam da bu güç ile yaptılar ve yine aynı güç ile, geri çekildiler (son olarak HDP’nin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılma dosyasını geri gönderdiler).

“Zehirli Öncü”lere söylenecek tek şey, siyasette tıkayıcı olmalarına ve devrim güçlerini oyalamaya son vermeleridir. Onların meclis içi muhalefeti değerlendirmede kullandıkları eklektik tarz, aynı zamanda “sınıftan kaçış”ın başka bir göstergesidir. Oysa işçi sınıfını örgütlemek ve yedek güçleri örgütlemek için, dün olandan çok daha ilkeli bir duruş, çok daha ince bir sanat gerekmekte. Bunu uygulamayan partilerin, siyasette iş yapma iddiası bir hayalden farksız olacaktır ya da en azından günlük, pratik kazançlar için uzun vadeli kazançları hiç etmek olacaktır.

Beş benzemezin bir arada olduğu yerde haklı olarak yaptığımız itirazın temelinde de mihenk taşı hep bu olmalıdır.

Notlar:
[1] Gelenek Çevresi
, HDP’ye kapatma davası açılması sonrasında meclisi boşaltma çağrısında bulundu. Aynı zamanda Ortaçağcı Gerici Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi protesto edildiSol Parti, HDP’nin yanında olacağını açıkladı. TKH’a göre HDP’nin kapatma davası ile birlikte FDD-G, faşizan ve gerici karakterini göstermiştiDevrim Hareketi ise, HDP’de derdest edilen kişilerin önceden aynı davranış içinde bulunduğunu vurgulayan, yine de hukuksal açıdan bu tavra karşı olduklarını belirten bir açıklama yayınladı.

[2] V.I. Lenin – Ulusal ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Tezler, 5 Haziran 1920. Kalınlaştırmalar tarafıma ait.

[3] (V.I. Lenin “Solcu Çocuk Hastalığı”, s.179 – Aktaran Hikmet Kıvılcımlı – Devrim Nedir? Derleniş Yayınları) Kalınlaştırma tarafıma ait. Daha güncel bir çevirisi ise şu şekilde; “Öncüyle hasmı yenmek mümkün değildir. Bütün sınıf, büyük yığınlar, öncüyü doğrudan doğruya destekleme durumuna gelmedikçe ya da öncüye karşı hayırhah bir tarafsızlık tutumunu benimseyerek karşı tarafı desteklemeleri ihtimali kesin olarak ortadan kalkmadıkça, öncüyü kesin savaşa sürmek sadece bir ahmaklık olmakla kalmaz, cinayet olur” (V.I. Lenin “Sol Komünizm”, Bir Çocukluk Hastalığı, Bölüm 10 – Bazı Sonuçlar, s.102)

Neler yapıyorum?

Pamuk’a…

Dinle sen de arkadaş, anlatılan senin de hikayen…

“Bu da mı sınıf meselesi adaş”… Evet, onun da hikayesi bir sınıf meselesi… Kulak ver hele.

Hayvan istismarcıları tarafından, “cins kedi” olarak satılmak için beyaza boyanmıştı tüyleri. Bunu anlayan “hayvansever” dördüncü türler tarafından, gerçek anlaşılır anlaşılmaz sokağa atılmış. Konya’dan gelen görevlimiz bulmuş onu. Yaşatmış onu.

Sokağa atılınca, zor sokak şartlarında kendini kabul ettirip, bir dişiyi gönlünden vurdu bizim delikanlı sokak kedisi. Baba oldu. Anne ortadan kayboldu, çok geçmeden güzel kızı da anne oldu. Daha 1 yaşında dede olmuştu. Erken demeyin, istatistiklere göre sokak hayvanlarının yaşama süresi sadece 1 yılcık. İşte bizim onunla tanışmamız, o zamandan sonra başladı. Kedilerde çok ender görülür babanın kızına sahip çıkması. Ama bu kez farklıydı her şey.

Onu ilk Irmak gördü. “Çok tatlı, sevecen bir kedi var, tüyleri pamuk gibi” dedi. Çok uzatmadık, adına Pamuk dedik. Kızına da çeşit çeşit renkleri olduğundan, “Kırçıl” diye çağırmaya başladı Irmak. Her ikisi de adlarına bir süre sonra alıştılar. Pamuk, kocaman bahçede sözü geçen kediydi. Diğer kediler ona şiddet uygulasa da, patilese de, kovalasa da bu gerçek değişmezdi. Görevli arkadaşlar, Pamuk’un burnundan eksik olmayan pati yaralarını böyle açıklamaktaydı.

Artık her sabah, her akşam, işe giderken, işe gelirken, onlarla birlikteydik.. Bizi kapıya kadar geçirip, kapıda karşılıyor, birbirleri ile ve diğer kedilerle oyun oynuyorlardı bahçede. Her gördüklerine dizlerimize dolanıyor, onlarca kez merhaba diyor, kedi sarılması anlamına gelen yere yatıp karnını gösteriyorlardı, eğer onları hakkı ile seversek… Pantolonumu her gün tüy içinde kalsa da şikayetçi olamazdım çünkü gerçek bir sevgi idi onların bize verdiği. Onlar için dostluk kurmak birkaç dakika meselesiydi. Bahçeyi ayıran yüksek duvarlardan yanınıza koşup bir merhaba demek, bir okşamak bile onlar için yeterliydi.

Pamukla Kırçıl, – baba ile kız – ayrılmaz ikiliydiler. Birbirleri ile dosttular. Yemeklerini birlikte yerler, birlikte su içerler, birlikte sevililerdi. Berbat bir Aralık gününde Pamuk hasta düşünce, ilk tatsızlığı yaşadık. Neyse ki, bir akşamlık bir bitkinlik sonrası, üzerine şal örttük, sıcak süt verdik derken, Pamuk iyileşti. Yeni bir hanım adayı bulmak için yer değiştirmeye başladı. Tabii onun için, karşı bahçeye gidip geliyordu sürekli. Mutluyduk onlarla.

2 hafta önce, sokağa çıkma yasaklı son cumarteside, bahçedeki çocukların bağırışlarını duyduk. Bir kedinin kanlar içinde kaldığından bahsediyorlardı. Pencereye fırladım, dediler “Pamuk bu abi”… Komşulardan biri bulmuş onu otopark girişinde, yuvası olan duvara gitmeye çalışırken bulmuşlar.

Irmak ile aşağıdaydık birkaç dakika sonra, gördüğümüz görüntü, paniğimizi arttırdı. Pamuk tanınmayacak haldeydi. Belediye’den ekip çağırdı komşular. Belediye, bizi kediyi geri getiremeyebileceği ile ilgili bir kağıt imzalayarak teslim alabileceklerini söylediler. Evet, kedi bizim “malımız” olmadığı için, orada sahiplenilebilir, barınağa bırakılabilirdi. Kısacası, ellerinizle beslediğiniz kedinin size dönmesi, sınıfsal bir meseleydi.

Sokağa çıkma yasağında nasıl veterinere gideriz diye düşünmeye kalmadan, veteriner telefonun ucundaydı ve “Siz muaf tutulursunuz, gönül rahatlığı ile gelin” diye telkin etmişti bizi. Suratı, kulağından akan pıhtılaşmış kanla dolmuş Pamuk için her saniye önemliydi.

İlk başta Pamuk’a bir köpek saldırısı olduğunu düşündük. Veterinerimiz, hem beldeki çatlak hem de kulaktaki iç kanama dolayısıyla araba çarpması olduğunu belirtti ilk tespitinde. Sonraki tetkikler, ikinci seçeneği ön plana çıkardı.

Evet, bu da sınıfsaldı. Kesin atomu parçalamaya giden bir önemli kişi(!), arabasını otoyol genişliğindeki o sokakta doğal olarak babasının yolu gibi kullanmaktaydı. Bizim gariban Pamuk’un yaşamı pahasına mı?

5 gün sonra, çatlaklardan ve iç kulak kanamasından kaynaklı iltihap azaldı. Pamuk’un yüzü gözü açıldı. Karar verdik, onu iyileşene kadar biz alacaktık. Belki de sonrasında da, o ne kadar çok sokakları sevse de, onu tekrar sokağa çıkaramazdık sağlığına kavuşmadan.

Pamuk, ilk defa evimize gelmişti. Sevinçliydik bir yandan. Kap kacak her şeyi tamamladık ve Pamuk’u çıkardık kutusundan… Arka bacaklarında sorun vardı, kafasında da postür sorunu vardı ama o haliyle önce yemeğini yedi, sonra kendini temizledi, bacaklarımıza başını sürterek merhaba dedi ve sonra her zamanki gibi sarıldı. Gidip yerine yattı tekrar, yorgundu. Ama bizi izliyordu bir yandan mutlu bir şekilde, mırlayarak, çünkü biz mutlu biçimde onu izliyorduk. “Pamuk yaşayacaktı.”

Sonraki günün sabahı Irmak, Pamuk’un çok yorgun olduğunu ve yemek yemek istemediğini söyledi. Gözlerinde bir gariplik vardı, uykulu gibiydi dedi. Yine de yatağa çıkmış, yine oyunlarını yapmıştı ama akşam geldiğimde Pamuk, garipti. Tekrar telefona sarıldık ve Pamuk’u kutuya alıp tekrar yola çıktık.

Gittiğimizde ateşi 41 dereceydi ve havale geçirdiğini söyledi veteriner. Ateşini düşürmek kolaydı, öyle de oldu. Fakat olaydan kaynaklı bağışıklı çok düşmüş ve kan değerleri düşmüştü. Kedilerin belası kanlı ishal de başladı diğer yandan. Yine de veterinerimizden umut kesmedik, nice kediler can bulmuştu elinde. Elimizden geleni yapacağız dedi veteriner hanım.

4 gün önce, Irmak aradı veteriner hanımı… O da hayvanlarla mücadeleden hasta düşmüştü. Kötü haberi birkaç dakika sonra verebildi, o da bizim ne kadar üzüleceğimizi biliyordu. Pamuk… bize veda için gelmiş oysa ki…

Kırçıl ile de paylaştık haberi, gözlerime birkaç dakika anlam vermeden baktı. Anlamazdı bizim dilimizden. Onu, bize geldiği gün Pamuk ile görüştürmeye çalıştık ama aksilik o ya, yoktu bina içinde. Baba kız göremedi son defa birbirlerini. Kırçıl, sanıyoruz ki hala her şeyden habersiz, hala bacaklarımızda dolanmaya ve miyavlamaya devam ediyor.

Pamuk artık yok. Son bakışı, mahçupluk taşıyordu biraz da. Hem onu yaşama döndürmek için uğraşlarımıza bir teşekkür, hem de artık yaşamda kalamayacağı için bir özür… Biz saf insanlar, bunu anlayamayacak kadar duygularımız içinde boğulmuş haldeydik.

Onu çok özleyeceğiz… Hele onun sağ kulağının üstünde, bir sanatçının bile resme çok yetenekli ise aktarabileceği kulağının renklerini görmeyi… Lakabına uygun, sararmış dede bıyığını andıran o güzel renklerini… Ve kızına da miras bıraktığı güzel gözlerini… Ve tabii adına layık pamuk pamuk tüylerini… Hiçbir karşılık vermeden gösterdiği dostluğunu… Çok şey yarım kaldı çok! Çok istemiştik bahçe içinde Irmak, ben, Kırçıl ve Pamuk ile fotoğraf çektirmeyi. Ona şöyle ağızlara layık bir pişmiş ciğer vermeyi çok istedim. Ona şiir okumak isterdim, anlam veremese de bakakalmasını istedim. Irmak’ın ona piyano çalmasını isterim mesela… Beraber film izlemek isterdim. Ah, bir de kucağımda uyutmak isterdim, ya da Pamuk Irmak’ın kucağında iken sevmek… Gerçi bizimki durmazdı ki yerinde.

Pamuk, bir döngünün parçasıydı, doğadaki her şey gibi. Zamanı gelince hepimiz gibi o da döngüsünü tamamlayacak, bedence aramızdan ayrılacaktı elbette. Ortalama kedi ömründen fazla yaşamıştı veterinerimizin tahminince. Dedemiz 3 yaşına varmak üzereydi. Fakat… Her şeyden öte, 15-16 yıl yaşayabilen bu canlıların, bedenlerinin yettiği yere kadar döngüsünün sürmesini isterim. İşte döngüde kabul edemediklerim bunlar.

Pamuğum… Kabul edemediğim bu işte. Bahar gelirken memleketime, senden ayrı düşmek… Bu nasıl bir şeydir? Ne aklım alır, ne de gönlüm. Şair ne güzel söylemiş;

“Dostum dostum
Güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe”

Yazılarım

Özgür Gülsoy yazdı… Bir isyan dalgasının devamı: Nerede kalmıştık?

2016 yılında, İstanbul’un altı köklü lisesinin [1] öğrencilerinin, “proje okul” uygulamasına karşı başlattığı ve tam anlamı ile bir “Jon Turk” niteliği taşıyan “Aydınlanmacı Liseliler Birliği” isyanı, 2016’da gerçekleşen iki Amerikancı Ortaçağcı gücün ganimet paylaşım savaşı olan 15 Temmuz süreci başlayana kadar gündemde kalmış ve çok sayıda lisede, öğrenciler mezuniyetleri sırasında idarecilere karşı sırtlarını dönerek protestoda bulunmuşlardı. İsyan, diğer liselere de sıçramış, çok sayıda mezun derneği ve liseli demokrat öğrenci, okullarındaki sorunlara bildiriler ile dur denilmesi için bildiriler yayınlamıştı. Maalesef bu isyan, 15 Temmuz ganimet paylaşım savaşı sonrasında geri plana itilmiş, öncü öğrenciler ve mezunlara yönelik yaptırım girişimleri ile isyan sindirilmişti.

Gelin görün ki, beş yılın ardından o öğrenciler şimdi üniversite mezunu adayı oldular.  İÜ Cerrahpaşa, ODTÜ, Koç, Bilkent, Boğaziçi, Galatasaray Üniversitesi başta olmak üzere, Türkiye’nin sayılı üniversitelerine yerleştiler. AKP organize suç örgütü, bu süreçte çok sayıda okulun çehresini değiştirmek için kanunsuzca saldırdı. Öğrenciler, 5 sene boyunca, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı Türkiye’de isyanlarını biriktirdiler.

Nasıl geçti bu 5 sene hatırlayalım. Üniversitelerde çok değerli hocalar, hiçbir adil soruşturma yapılmadan tasfiye edilmiş, toplumsal muhalefet söndürülmüş, KHK’lar ile demokrasinin en ufak kırıntısının üzerine çökülmüş, bu sırada AKP ve meclisteki diğer AB-D’ci ortakları gül gibi geçinip gitmekteydi. Toplumsal muhalefetin lokomotifi olma iddiasındaki “sol” gruplar da kriz içindeydi diğer yandan. DİSK, KESK, TMMOB, TTB başta gelmek üzere, çok sayıda yığın örgütü Amerikancı Kürt Burjuva Hareketi‘nin enstrümanı haline gelmiş, hareketlerin cevher madeni olan mahallelerdeki isyan ateşi söndürülmüş, post-modernizm virüsü örgütleri her geçen gün daha fazla sarmalamış ve gruplar, kendi içlerinde her gün başka yavru gruplar üretmekteydi.

Böylesine olumsuzluğun bir arada bulunduğu bir ortamda, ODTÜ’de geçen sene meydana gelen ve kazanım ile sonuçlanan “Kavaklık” direnişi dışında, üniversite hareketi açısından somut bir kazanım bulunmamaktaydı. İşte Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan açık meydan okuma, bu durgunluk sürecinden de cesaret alınarak gerçekleşti. Oysa hesaba katılmayan durum, öğrencilerin “kayyum”u daha lise döneminden itibaren bilmeleriydi. “Kayyum” demek kalitesizlik, liyakatsızlık ve baskıcılık demekti.

Tüm bunların yanı sıra, Türkiye yeni bir kırılma noktasına doğru ilerlemekte. Belediye seçimleri sırasında yediği şamardan sonra düşüşü hızlanan AKP organize suç örgütü, pandemi ve ondan kaynaklı ekonomik kriz ile birlikte artık önlenemez biçimde bayır aşağı düşmekte. Onlara koltuk değneği olan iki yedek güç; pandemiyi -şimdilik- fırsata çeviren parababaları ve AKP organize suç örgütü ile ekonomik çıkar ortaklığı bulunan meclisteki diğer 4 AB-D’ci parti, bu önlenemez çöküşün frencileri durumundalar. İşte isyancılar, tüm şiddete, baskıya, karalamaya rağmen, böyle bir ortamda Türkiye genelinde bir gençlik isyanına dönüştürme fırsatına kapı açmış durumdalar. Buradan geri dönüş olmayacak, dolayısıyla bu isyan ya kendiliğinden-programsız olan her isyan gibi bir kazanımla sonuçlansa bile sönecek (ve başka bir isyana maya olacak), ya da biriktirdiği evrim süreçleri ile birlikte öncülüğü ile (yani yarın birlikte üretecekleri ile) buluşacak.

Bu noktada isyanın olumlu ve olumsuz giden yönlerini şöyle sıralayabiliriz.

BOĞAZİÇİ DİRENİŞİNİN – DOĞAL OLARAK – EKSİK YÖNLERİ

1- Post-Modernizm

Boğaziçi Üniversitesi, siyasetüstücü ve akıl karşıtı ideolojilerin, demokrasi kisvesi altında alıcı bulduğu bir okul oldu maalesef. Dolayısıyla eylemin içinde liberal, post-modern ve hatta Ortaçağcı Gerici ideolojilerin kolaylıkla yüzünü gösterebildiği yerleri görebiliyoruz. Bununla birlikte, eylemi sadece bu ideolojilerin egemenliğinde kabul etmek, çok büyük bir hata olacaktır. Bu eksiğin ışığında, Türkiye’nin algıları açık öğrencileri ile tartışma olanağı da yaratılmıştır.

2- Programsızlık

Boğaziçi Direnişi, son süreçlerde Türkiye’deki tüm direnişler gibi öncüsüz, programsız bir direniş. Bu programsızlık, çok önemsiz gözüken, bununla birlikte çok kritik hataları da beraberinde getirmekte. Örneğin AKP Genel Başkanı – diplomasız olmasına rağmen – “12. Cumhurbaşkanı” olarak kabul edilebilmekte. Y-CHP’nin İstanbul İl Başkanı’nın “size istifa et diyemeyiz” diyerek isyanı açıkça baltalaması sonrasında, yine Boğaziçi öğrencilerinin AKP Genel Başkanı’na yönelik bildirisinde bu doğrultuda bir dil kullanılıyor. Oysa AKP Genel Başkanı, tüm kanunsuzlukların muhatabı olarak tespit edilip, ilk günden istifanın hedefi olabilirdi. Tabii bu geriliği de isyana öncü gibi gözüken ekiplerin siyasi teslimiyetine bağlıyoruz. Gelecek günlerde yeni bildirilerde, isyanın genişlemesi ile birlikte, öğrencilerin Taksim-Gezi isyanının sloganı olan “Hükümet İstifa” sloganını benimseyeceğini düşünüyorum.

3- Yurtdışına kaçış

Boğaziçi Üniversitesi, hiç kuşkusuz ki Türkiye’de “yerli kimlikli yabancı” yaratılan üniversitelerden biri. ABD’nin en büyük destekçilerinden AKP ve onun öncülleri, çok sayıda üniversitede bu niyetle hareket ederek, nice algı kapasitesi yüksek öğrenciyi kafadan silahsız haline getirmekte. Boğaziçi öğrencilerinin çoğu, bugün kolaylıkla farklı ülkelerde okuyabilecek niteliktedir. Ve çoktan tercihlerini “ülkelerinde kalmak” olarak belirlemiş öğrencilerdir. Fakat onlara karşı uygulanan açık terör, bu fikri değiştirebilir. Öğrenci arkadaşlarımızın burada bir irade koyarak, kendilerinin değil, onlara terörist diyenlere, onlara küfredenlere karşı netçe tavır alarak, eğer onları beğenmiyorlarsa onların gitmelerini açıkça söyleyebilirler. Çünkü burada yaşamayı hak eden, hiç kuşkusuz ki Boğaziçi öğrencileridir.

BOĞAZİÇİ DİRENİŞİNİN OLUMLU YÖNLERİ

1- “Kahrolsun istibdad, yaşasın Hürriyet!”

1908 demokratik devriminin bu ünlü sloganı, Boğaziçi direnişi sırasında ilk haykırılan sloganlardan biri oldu. AKP organize suç örgütüne karşı açık bir meydan okuma olan bu sloganın kullanılması, bazı geri kafalıları rahatsız etti. Hiç kuşkusuz ki, geri kafalılar rahatsız olmaya devam edecektir. Kendi liberallerinin isyanı söndürmede yetersiz kaldığını gören AKP, karşı-mahallenin liberallerinden hızla yardım almasını bildi. Liberallerin şarlatan peygamberi Atilla Yayla, daha atamanın gerçekleştiği ilk gün “Melih Bulu, Boğaziçi Üniversitesi’nin gördüğü en liberal rektör olacak” diye buyursa da, isyan kesilmedi. Ayşe Hür ve Eren Keskin soytarıları, krallarından aldığı emir ile tüm gençliğin sahip çıktığı bu sloganı, müthiş bir cahillik ile İttihat ve Terakki’nin karşı-devrimci olduğu dönemin liderliğinde yer alan paşalara atfetti. Bu iki soytarıya gösterilen tepki, eylemin daha da büyümesi için barikat tanımayacağını gösteriyor bizce.

2- “BOÜN’ü BİMEKS işçileri yönetsin”

Boğaziçi Üniversitesi, aslında aylardır işçi sınıfının direniş alanı olmuş durumda.  Mehmet Murat Akgiray ve Ahmet Vedat Akgiray kardeşler tarafından kurulan Bimeks, -hileli- iflas sonrasında kapanmış ve çok sayıda işçi, hakları olan kıdem tazminatlarını alamadığı için direnişe geçmişti. Bimeks çalışanları, Akgirayların öğretim üyesi olduğu üniversitede aylardır hak arayışı içinde. Slogan ise ince bir gönderme ile, Boğaziçi Üniversitesi’nin demokratik biçimde, halk tarafından yönetilmesi isteğini dile getiriyor ve ileri bir adımı işaret ediyor. Dolayısıyla eylemlerde işçi sınıfı ile iç içe hareket etmek, büyük bir önem taşımakta.

3- “Hattı müdafaa yok, sahtı müdafaa var”

Boğaziçi direnişçileri, direnişin başladığı ilk günden diğer okullarla eşgüdüm sağlamak uğraşına girdi ve bunda şu anlık belli bir adım atılmış oldu. Çok sayıda ilde ve üniversitede, İstanbul’daki kadar geniş olmasa da eylemler yapıldı ve AKP, bu eylemlere şiddet gösterdi. AKP’nin de ezebileceği bir isyan girişimi yaratmak hesabı var diğer yandan (bu kadar gürültü patırtı içinde sadece 10 tutuklama yapılmasını buna yorabiliriz), bu sebeple isyanın giderek güçlenmesi şart. İşte bu noktada üniversiteler, önemli bir yönelim ile gelecekte üniversiteli olanlara yöneldiler. Şu anda 2016 isyanındaki gibi liseli öğrencilerden bildiriler yayınlıyor, onları bilinçlendiriyorlar çünkü gelecek yıllarda üniversite okuyacak olan onlar. Gençliğin tüm katmanlarının birlikte davranışa geçmesi, isyanın nedeni olan Melih Bulu’nun gitmesi için önemli bir adım olacaktır. Gelecek süreçlerde farklı ilişkilerle bu durumun harlanmasını bekliyorum.

Tüm olumlu ve olumsuz yönleriyle, BOÜN direnişi Türkiye için çoktan önemli bir kazanımın basamağı haline geldi. Öğrencilerin haklı taleplerinin karşısında yer alanların, Alaaddin Çakıcı gibi mafyaların ve AKP organize suç örgütünün yanında yer aldığını net olarak söylüyoruz, söyleyeceğiz. Bu direnişte üçüncü bir seçenek bulunmamaktadır.

[1] Kadıköy Anadolu Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi, Galatasaray Lisesi, Kabataş Erkek Lisesi, Vefa Lisesi ve Cağaloğlu Anadolu Lisesi, 6 lise olarak ALB‘yi kurdular ve İzah adında dergileri, 2 sayı olarak yayınlandı.